Denene göre, birine ayçiçeği vereceğin zaman mutlaka iki tane vermeliymişsin. Çünkü ayçiçekleri, güneş varken ona çevirirmiş yüzlerini; gece olup da güneş batınca da birbirlerine dönermiş yüzlerini. İşte bu yüzden, gece olduğunda ışığı birbirlerinde bulurlarmış. Yani işin özü, birisine ayçiçeği hediye etmek “benim ışığım da sensin” demekmiş.
Oldukça romantik duruyor olmasına karşın, yine bu konuda karşıt bir yorum okumuştum ve çok hoşuma gitmişti. Diyordu ki: “Hikâyenin romantik kısmını baltalamak gibi olacak ama birbirlerine bu kadar değer veriyorlarsa niçin Güneş doğduğunda birbirlerine yüzlerini çevirmiyorlar?” Artık ihtiyacım kalmadığında, daha parlak ve cazip bir şey bulduğumda yüzüne bakmam ama gece olup yalnız kalınca sana bakarım, ışığımı senden alırım mı diyor ayçiçekleri?
Bu teorinin romantik anlamda çiftlere uygulanmasını hatalı buluyordu o kişi. Çünkü ayçiçekleri başka bir çiçeği aramazdı; sadece Güneş’i arardı. Ve eklediğine göre, geceleri başka bir çiçeğe bakmazlarmış; boynu bükük bir şekilde yere doğru bakarlarmış, Güneş’i beklerlermiş. Çünkü onlar için aydınlanmanın ve başı dik durmanın tek yolu, Güneş’e olan sadakatlerimiş.
Şimdi bu iki görüşten yola çıkacak olursam, her ne kadar ilki çok romantik ve özel gelse de kulağa, sanırım ben de karşıt görüşe katılıyorum. Her şeyi de aşka bağlamamak lazım sanırım. Onlar bir bitki ve sadece Güneş’e ihtiyaç duyuyorlar. Bu sebeple de diğer isimleri günebakan. Eğer durum böyle olmasaydı, bilmiyorum, belki “banabakan” ya da “sanabakan” gibi isimleri olabilirdi.
Bu konuyu Vincent van Gogh’a sorabilmek güzel olurdu. Bilirsiniz, kendisi ayçiçeklerini epey resmetmiş bir sanatçıdır. Eminim gece vakti de onları gözlemleme imkânı bulmuştur.
