Frida Kahlo, sanat tarihinin en zorlu hayat hikâyelerinden birine sahip ressamlardan biridir. 1907’de Coyoacán’da doğan Kahlo’nun hayatı, çocuk yaşta geçirdiği hastalık ve ardından yaşadığı zorluklarla şekillenir.
Ancak asıl kırılma noktası 18 yaşında geçirdiği ağır trafik kazasıdır. Bu kazadan sonra uzun süre yatağa bağlı kalan Kahlo, resim yapmaya tam anlamıyla bu dönemde başlar. Tavana yerleştirilen aynaya bakarak yaptığı otoportreler, onun hem fiziksel hem de duygusal dünyasını yansıttığı en güçlü eserler haline gelir. 1926’da yaptığı ilk otoportresi, bu içsel yolculuğun başlangıcıdır.
İlginç olan şu ki, Kahlo’nun otoportrelerinin çoğunda kendini doğrudan değil, sembollerle anlatmasıdır. Dikenli kolyeler, kırık beden imgeleri, hayvanlar ve doğa...
Hayatı boyunca hem fiziksel acılarla hem de duygusal çalkantılarla mücadele eden Kahlo’nun ünlü ressam Diego Rivera ile evliliği de oldukça inişli çıkışlıdır. Sürekli ayrılıp yeniden birleşmeleri, ihanetler ve yoğun bir tutku bu ilişkinin merkezinde yer alır. Hatta bazı tablolarında bu ilişkiyi neredeyse “içsel bir çatışma” gibi resmettiği düşünülür. Buna rağmen sanat üretmeyi hiç bırakmaz ve yaşadığı her duyguyu doğrudan eserlerine yansıtır.
Meksika Komünist Partisi ile olan siyasi bağı da onun sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda dönemin toplumsal olaylarına tepki veren biri olduğunu gösterir.
Bence Frida Kahlo’yu bu kadar ilgi çekici yapan şey, acıyı saklamaması, hatta sanki acıyı görünür kılarak onunla yüzleşiyor olmasıdır.
