Ben sevdiğim her şeyin müzesiyim.
Bu sözü sosyal medyada gördüm, atıf yapabileceğim bir kaynak da bulamadım o yüzden referans gösteremiyorum ama hakkında biraz konuşmak istiyorum.
Müze aslında kültürel mirası toplamak, korumak ve sergilemek için yapılan bir yer; büyük çoğunluğu halka açık olur ve erişilebilirdir. Şimdi bakalım bir insan nasıl bir müze olabilir? Aslında geçmişten günümüze kalan soyut kültürü somut öğelerle güvence altına alan kültür merkezleridir müzeler.
Bence her insanın da kendine ait bir kültürü vardır ve aslında insanın kendisi bir kültürdür. Okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz müzikler, hayatımıza giren insanlar ve hayatımızdan çıkan insanlar… Bizler sadece bir bedenden oluşmuyoruz ki içimizde bir de ruh taşıyoruz ve her birimizin ruhu birbirinden farklı. Tıpkı gezmek için girdiğimizde etkilendiğimiz ve benzerini başka bir kültür merkezinde bulabileceğimiz ama birebir aynısı olmayan müzeler gibi.
Hepimiz birer tabloyuz belki de ama aynı zamanda da birer şarkıyız ve kimilerine göre de duygusuz bir heykel. Hepsini aynı anda oluyoruz. Zaman zaman kendimizi yontuyoruz bir heykeltıraşın elinden çıkan nadide eser gibi, renklerimizi gizliyoruz belki de melankolik bir tablo gibi ya da ritmimiz karşımızdaki kitleye hitap etmiyor ve farkında olmadan bestemizi kesiyoruz.
Tüm bunları aynı anda içinde barındıran bir beden neden müze olmasın ki? Hepimizin eşsiz parçaları var ama müzenin her ziyaretçisinin farklı bir eserden etkilenmesi gibi her insan farklı bir yönümüz görüyor ama en sonunda aynaya baktığımızda biz ne görüyoruz?
Bu müzenin yıldız parçası ne? Yoksa yıldız parçaya ihtiyacımız yok da biz bir bütün olarak mı sergilenmeliyiz? İşte kafamın karıştığı nokta tam da burası. Yine de ben kendimi bir bütün olarak görmeyi seviyorum çünkü günün sonunda ben sevdiğim her şeyin bir müzesiyim ve hepsini aynı anda olmaktan mutluluk duyuyorum.
