Merhaba Dostlar Meclisi! Geçen sene 10 farklı ülkeyi keşfetme şansı bulduğum o unutulmaz Erasmus dönemimin özlemini hala buram buram yaşayarak sözlerime başlamak istiyorum. Biliyorsunuz, geçen hafta Paris’in o biraz hayal kırıklığı yaratan, fareli ama bir o kadar da ışıltılı sokaklarından bahsetmiştik. Bugün rotamızı yine Fransa’da tutuyoruz ama yönümüzü güneye; Fransa’nın incisi, tam huzur rotası olan Nice’e çeviriyoruz.
Paris ne kadar kasvetli, telaşlı ve griyse; Nice o kadar ferah, aydınlık ve hayat doluydu. Şehre adım atıp denizi ve palmiyeleri gördüğüm an, canım İzmirim hemen aklıma geldi. Havasından mıdır yoksa suyundan mıdır bilinmez, burada insanların yüzü her daim gülüyor. Ancak Nice’teki zenginlik öyle böyle bir seviye değil… Sokaklarda yürürken yanınızdan geçen lüks arabaları ve sahil kenarına yanaşmış devasa yatları görünce insan kendini bir film setinin tam ortasında buluyor. Biz Erasmus öğrencileri olarak o ihtişamı biraz garipsemiş olsak da o atmosferi solumak bile gerçekten çok keyifliydi.
Şehrin Promenade des Anglais adında upuzun bir sahili var. Burayı bizim Kordon’un çok daha lüks ve kilometrelerce uzayan hali gibi düşünebilirsiniz. Sahil boyunca yürümek inanılmaz huzur verici; suyun rengi o kadar büyüleyici bir turkuaz ki fotoğraf çekerken filtre kullanmanıza asla gerek kalmıyor. Ancak denize girmek veya güneşlenmek isterseniz sizi ilginç bir detay bekliyor: Sahilde kumun gramı yok! Tüm plaj tamamen büyük, yassı taşlardan oluşuyor. Üzerinde çıplak ayakla yürümek ya da havluyu serip yatmak tam bir işkence. Yine de o muazzam suda yüzmek için her türlü zahmete katlanıyorsunuz.
Modern ve lüks sahil şeridinden çıkıp Vieux Nice denilen eski şehir kısmına girdiğimizde ise bambaşka bir dünyayla karşılaştık. Daracık taş sokaklar, sapsarı binalar ve kiremit rengi panjurlar inanılmaz tatlıydı. Nice’in kendine has bir sokak lezzeti olan Socca’yı da burada denedik. Nohut unundan yapılan, odun ateşinde pişirilen incecik bir krep gibi düşünebilirsiniz. Ayaküstü Socca yiyerek hem bütçemizi koruduk hem de yerel bir lezzeti deneyimlemiş olduk; tadı gerçekten çok başarılıydı.
Son olarak şehre tepeden bakmak için Colline du Château (Kale Tepesi) isimli bölgeye çıktık. Yukarıya çıkan bir asansör olmasına rağmen, biz bu sefer akıllılık edip (!) yürüyerek tırmanmayı tercih ettik. Tepeye vardığımızda karşılaştığımız manzara ise tüm yorgunluğumuza değdi. Upuzun sahil şeridini, masmavi denizi ve şehrin kiremit rengi çatılarını kuşbakışı izlemek eşsiz bir duyguydu. Tam bir kartpostal karesi gibiydi; oradan aşağıya bakarken tüm stresimin akıp gittiğini hissettim.
Kısacası Nice; Paris’in karmaşasından ve o kasvetli metrolarından sonra Güney’in o rahat, tertemiz ve estetik havasıyla ruhuma çok iyi geldi. Deniz görmek, her zamanki gibi içimi dinlendirdi.
Okuduğunuz için teşekkürler Dostlar Meclisi! Bugünlük benden bu kadar, haftaya başka bir ülkede ve başka hikâyelerde görüşmek üzere!
