Eskiden kafeye gitmek daha çok kahve içmek ya da arkadaşlarla vakit geçirmek için yapılan bir şeydi. Şimdi ise bir kafeye oturduğumda ortamın büyük kısmının sosyal medya ile birlikte şekillendiğini hissediyorum. Özellikle yeni nesil kafelerde bunu fark etmek çok kolay. Dekorasyon, ışık, masalar, bardak tasarımları hatta duvar renkleri bile fotoğraf çekmeye uygun şekilde hazırlanmış gibi duruyor.
Bir kahve masaya geldiğinde çoğu zaman önce telefonlar çıkıyor. Kahvenin tadına bakmadan önce birkaç fotoğraf çekiliyor, kısa videolar kaydediliyor ya da hikâye atılıyor. Özellikle matcha, soğuk kahve ve kruvasan gibi ürünlerin sosyal medyada sürekli karşıma çıkmasıyla bazı kafelerin menülerini bile buna göre oluşturduğunu düşünüyorum. İnsanlar sadece kahve seçmiyor, aynı zamanda paylaşabilecekleri bir görüntü de seçiyor gibi.
Bir süredir dikkatimi çeken başka bir şey de laptop kültürü. Özellikle büyük şehirlerde birçok kişi saatlerce kafede çalışıyor. Bazıları toplantıya giriyor, bazıları ders çalışıyor ya da içerik üretiyor. Bu yüzden kafelerin içinde sessiz çalışma alanı gibi bir düzen oluşmaya başladı. Büyük masalar, prizler, sakin müzikler ve uzun süre oturmaya uygun ortamlar artık daha önemli hale geldi.
Bence ilginç olan şey, kafelerin sadece yiyecek içecek sunan yerler olmaktan çıkıp bir deneyim alanına dönüşmesi. İnsanlar bir mekânın kahvesini kadar atmosferini de tüketiyor. Hatta bazen bir kafeyi ilk kez TikTok’ta ya da Instagram’da görüyoruz. Mekânın nasıl göründüğü, ışığı ya da sunum şekli karar vermede etkili oluyor.
Ben de bazen yeni bir kafeyi sosyal medyada gördükten sonra merak edip gitmek istiyorum. Çünkü artık birçok mekân kendini sadece kahvesiyle değil, oluşturduğu görüntüyle de tanıtıyor. Bu yüzden bugün kafeler biraz kahve içme alanı, biraz çalışma ortamı, biraz da içerik üretim alanı gibi duruyor.
