Aristophanes’e göre, insanlar eskiden günümüzdekine göre oldukça farklıydı. İki kafaları, dört kolları ve dört bacakları vardı. Çok güçlüydüler ve tanrılar, özellikle de Zeus, onlardan korkuyordu. Bu yüzden onları ikiye böldü, güçlerini azaltmak için. O zamandan beri insanlar diğer yarılarını arıyorlar.
Bu, ruh eşleri hakkındaki en ünlü hikâyelerden biridir. Ruh eşi fikri aslında düşündüğümüzden çok daha eskidir; kökleri Antik Yunan’a kadar uzanır. Yani bu fikir, insanın tek başına eksik olduğu ve ancak başka biriyle tamamlanabileceği inancından doğmuştur. Kulağa romantik geliyor, değil mi?
Günümüzde ruh eşi temasına neredeyse her yerde rastlıyoruz. Filmlerde, dizilerde, masallarda… Hep benzer bir hikâye anlatılır: Bir gün biri gelecek ve hayatını kökten değiştirecek. Seni herkesten daha iyi anlayacak, eksiklerini tamamlayacak, sana “tam olarak ait” olacak. Bu anlatı o kadar sık tekrar edilir ki, zamanla bunun gerçek olması gerektiğine inanmaya başlarız.
Peki, ruh eşimizi bulacağımıza gerçekten inanırsak ne olur?
Hayatımızı belli bir düzene sokarız. Okuruz, çalışırız, kendimizi geliştirmeye uğraşırız, bir şeyler inşa ederiz. Ve sonra fark etmeden beklemeye başlarız. Sanki bütün bunları yaptıktan sonra birisinin hayatımıza girmesini “hak etmişiz” gibi hissederiz. Bir noktada, hayatın bize bunu sunması gerektiğine inanırız.
Ama bu beklenti karşılanmazsa, içten içe bir eksiklik duygusu oluşur. Kendimizi sorgulamaya başlarız. Sosyal medyada gördüğümüz ilişkilerle, filmlerdeki o kusursuz hikâyelerle, zihnimizde yarattığımız o ideal ilişki artık her ne ise kendi hayatımızla kıyaslamaya başlarız.
Eğer bir ilişki içindeysek, bu kıyaslamalar zamanla daha fazla kusur görmemize neden olabilir. Küçük şeyler büyür, beklentiler ağırlaşır. Eğer bir ilişkimiz yoksa, bu kez o “mükemmel” insanı beklemeye devam ederiz. Sanki gerçek bir ilişki, ancak o kusursuz kişiyle mümkünmüş gibi. Böylece yalnızlığımıza alışırız geçen o yıllar içinde.
Zihnimizde bir insan yaratırız. Bizi her zaman anlayan, asla hayal kırıklığına uğratmayan, hep doğruyu yapan biri. Aynı zamanda çekici, eğlenceli, başarılı, nazik, romantik… Aklınıza gelen tüm iyi sıfatları koyun bu cümlenin sonuna.
Ama dürüst olalım. Böyle bir insan gerçekten var mı? Ya da daha zor bir soru: Biz böyle biri miyiz?
Sizi bir yap-boz parçasıymışcasına tamamlayan mükemmel bir insan yok.
Yeterince şanslıysanız, sizinle benzer değerlere sahip, aynı şeylere gülebilen, sizi gerçekten dinleyen ve saygı duyan birini bulabilirsiniz. Sizinle uyum yakalayabilen, ama yine de sizden farklı olan birini. Ama bu, filmlerde anlatılan o “ruh eşi” mi? Bence hayır.
Bu insanlar size her zaman o yoğun heyecanı, o ilk andaki büyüyü hissettirmeyebilir. Ama bu, onların değersiz olduğu ya da bir şansı hak etmediği anlamına gelmez.
Belki de gerçek aşk, o kadar da sihirli bir şey değildir. Belki zamanla oluşur, emekle büyür. “Geçinmeye gönlünün olması” ile ilgilidir Sadece iyi günlerde değil, zor zamanlarda da aynı kişiyi tekrar tekrar seçebilmektedir.
Her zaman heyecan verici olmayabilir. Her zaman mükemmel de değildir. Bazen sakin, bazen sıradan, hatta bazen zorlayıcıdır. Ama gerçektir.
O yüzden birinin gelip sizi tamamlamasını beklemek yerine, önce kendi başınıza bütün olmaya çalışın. Kendi hayatınızı kurun. İçinde gerçekten iyi hissettiğiniz, keyif aldığınız bir hayat. Kendinizle gurur duyabileceğiniz birine dönüşün.
Kendi başınıza “1” olun. Biricik olun. Yanınıza gelen bir başka “1” ile birlikte de 1+1=11 olun. Matematikte doğru olmayabilir, evet. Ama hayatın matematiğinde bunun daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Yani kısacası, 1+1 her zaman 2 etmez. Etmemeli de.
Ve tüm bunlardan sonra biri hayatınıza girerse, yapması gereken tek şey sizinle birlikte yürümek olur. Belki de bir ilişkinin en sağlıklı hali tam olarak budur.
