Merhaba Dostlar Meclisi! Geçen sene tam 10 ülkeyi gezme fırsatı bulduğum Erasmus dönemimin özlemini hala buram buram yaşadığımı söyleyerek sözlerime başlamak isterim. Biliyorsunuz, geçen hafta Slovakya'nın o tatlı, minik başkenti Bratislava'yı konuşmuştuk. Bugün ise rotamızı biraz daha batıya çeviriyoruz; çiçekler, bisikletler ve kanallar şehri Amsterdam’a geçiyoruz! Ama öncesinde sürpriz bir Brüksel maceramız var.
"Neden Brüksel?" derseniz, bunun arkasında tamamen klasik bir öğrenci taktiği yatıyor. Uçak biletlerini doğrudan Amsterdam’a almak inanılmaz pahalıydı. Biz de alternatifleri değerlendirirken Brüksel'e uçmanın çok daha bütçe dostu olduğunu fark ettik ve "Oradan Amsterdam'a geçeriz" dedik. İyi ki de öyle yapmışız!
Brüksel’de konaklamadık belki ama otobüs saatimize kadar olan o birkaç saatimizi şehri keşfetmeye ayırdık. Grand Place adında efsanevi bir ana meydanları var. O binaların altın işlemeleri ve mimarinin görkemi gerçekten göz alıcı. Meydanın ortasında durup kendi etrafınızda dönerek her bir detayı uzun uzun incelemek istiyorsunuz.
Tabii gitmişken o meşhur "İşeyen Çocuk" heykelini de gördük. Aslında heykel o kadar küçük ki, önündeki o devasa turist kalabalığı olmasa geçerken fark etmezsiniz bile. Ama işte PR ve tanıtım gücü tam da burada devreye giriyor; küçücük bir heykelin adını bütün dünyaya duyurmayı başarmışlar! Brüksel’le ilgili aklımda kalan en net şey ise kesinlikle sokaklara yayılan o buram buram waffle kokusuydu. O kokuya karşı koymak imkansızdı, yedik ve gerçekten tek kelimeyle lezzet şöleniydi.
Brüksel'den Flixbus ile asıl hedefimiz olan Amsterdam'a geçtik. (Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim; ilerleyen yazılarımın birinde size mutlaka Flixbus maceralarımdan da bahsedeceğim, çünkü o yeşil otobüslerle bolca anım birikti) Şimdi asıl konumuza, Amsterdam'a dönelim. Burası gerçekten bambaşka bir dünya! Şehre adım atar atmaz o kanalların zarafeti, binaların o ince uzun ve sanki öne doğru düşecekmiş gibi duran hafif eğik yapısı sizi anında içine çekiyor. Kendinizi kelimenin tam anlamıyla bir yağlı boya tablonun içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Şehrin estetik algısı inanılmaz yüksek.
Ama arkadaşlar, o bisiklet trafiği yok mu... Hayatımda böyle bir şey görmedim! İzmir'de Kordon'da o tatlı tatlı bisiklet sürmeye falan hiç benzemiyor; burada trafiğin mutlak hakimi bisikletliler. Çok hızlılar ve o bisiklet yollarının ritmine alışmak ilk başta epey bir efor gerektiriyor.
Hazır buralara kadar gelmişken hem popüler kültürün hakkını verelim hem de sanatla ruhumuzu doyuralım dedik. Amsterdam'da o viral olan, kapısında uzun kuyruklar oluşan içi dolgulu, dışı süslü o meşhur stroopwafel'lardan yedik. Popüler kültürün bir parçası olmak bazen gerçekten çok keyifli oluyor, ne yalan söyleyeyim; üstelik tadı da beklediğimizin çok ötesindeydi, ününün hakkını fazlasıyla veriyorlar.
İşin kültür ve sanat durağında ise Van Gogh Müzesi ve Rijksmuseum kesinlikle bu şehrin atan kalbi. O ikonik eserleri canlı görmek, ünlü ressamların fırça darbelerini o kadar yakından inceleyebilmek o kadar büyüleyiciydi ki, içeride saatlerin nasıl akıp gittiğini anlamıyorsunuz bile.
Şehri gezerken adımlarımız yavaşlamaya başlayınca kendimizi Vondelpark’a attık. Şehrin tam ortasında uzanan, devasa ve harika bir yeşil alan. İnsanlar çimenlere yayılmış piknik yapıyor, kitap okuyor, köpeğiyle oynuyor... O bitmek bilmeyen şehir koşturmacasının içinde, Amsterdam'a inanılmaz bir dinginlik katıyor burası.
Kısacası Brüksel ve Amsterdam birleşimi; dolu dolu geçen, bol yürümeli ve estetik açıdan beni fazlasıyla doyuran harika bir rota oldu.
Okuduğunuz için teşekkürler. Bugünlük benden bu kadar, haftaya başka bir ülkenin sokaklarında ve bambaşka bir kültürde görüşmek üzere! :)
