Merhaba Dostlar Meclisi! Geçen sene 10 ülkeyi sığdırdığım o unutulmaz Erasmus döneminin özlemini hâlâ buram buram yaşayarak sözlerime başlamak istiyorum. Hatırlarsanız geçen hafta Arnavutluk’un o minicik, şirin Tiran sokaklarında hep birlikte hasret gidermiştik. Bugün ise rotayı Erasmus’un bence en havalı, en turistik ve özellikle midesine düşkün olanlar için tam bir efsane olan ülkesine; İtalya’ya çeviriyoruz.
İtalya gezim o kadar dolu doluydu ki, her şeyi tek bir yazıya sığdırıp sizi yormak istemedim. Bu yüzden İtalya macerasını bölümlere ayırıyorum. Bugün ilk duraklarımız: Milano, Pisa ve Venedik üçlemesi!
Gezinin detaylarına geçmeden önce, İtalyan kültüründeki şu meşhur "siesta" olayından bahsetmem lazım. Gitmeden önce hep duyardım ama canlı canlı yaşayınca gerçekten çok şaşırdım. Arkadaşlarınızla bir mekana gidip bir şeyler yiyip içmek istiyorsunuz, bir bakıyorsunuz öğleden sonra her yer kapalı! Bildiğiniz koca şehirde hayatı durduruyorlar. Akşama doğru siestaları bittiğinde dükkanlar tekrar açılıyor ve bu durum onlar için dünyanın en normal şeyi.
İlk durağımız modanın başkenti Milano’ydu. Şehre iner inmez çantaları bırakıp kendimizi o meşhur Duomo Katedrali’nin olduğu meydana attık. Bir de ne görelim; inanılmaz bir kalabalık. Meğer o gün Inter Milan’ın maçı varmış. Meydandaki binlerce İtalyan taraftar hep bir ağızdan "Hakan Çalhanoğlu!" diye bağırıyordu. O an hissettiklerimi anlatmam çok zor. Türkiye’den kilometrelerce uzaktasın, Milano’nun tam göbeğindesin ve etrafındaki herkes avaz avaz bir Türk futbolcunun adını haykırıyor... Çok enteresan ve gurur verici bir andı.
Milano müthiş binalarla dolu ama gelelim asıl konuya; yani yemeklere! Sosyal medyada sürekli karşımıza çıkan meşhur makarnacı Osteria da Fortunata’ya gittik. Abartmıyorum, tam 1.5 saat kapıda sıra bekledik. Sonuç mu? Evet güzeldi ama o kadar beklediğime değdi mi, dürüst olmak gerekirse asla. Pizza için de benzer bir durum geçerli; güzeldi ama "hayatımda yediğim en iyi şey" diyemem. Ama durun... Tiramisu için aynı şeyleri asla söyleyemem! Hayatımda yediğim tartışmasız en efsane lezzetti. İtalya gezim boyunca toplamda 5 kez falan farklı yerlerde tiramisu yedim ama buradaki bambaşka bir boyuttu. Bir de Milano’dan ayrılmadan önce Galleria Vittorio Emanuele II’deki o meşhur boğa mozaiğinde topuğumun üzerinde üç tur dönmeyi de ihmal etmedim; adet yerini bulsun!
Milano'dan sonra trenle hop Pisa’ya geçtik. Açık konuşmak gerekirse Pisa, gerçekten o "yamuk kule"den ibaret bir yer. Şehirde toplamda sadece 3 saat kaldık. O mecburi "kuleyi ittirme" fotoğrafımızı çekildik, şöyle bir etrafa baktık ve Venedik’e geçmek için yola koyulduk. 3 saat orası için yeter de artar bile. Sırf "ölmeden önce gördük" demek için gidilecek bir yer; uzun uzun tatil yapılacak bir şehir değil bence.
Ve son durak: Venedik! Burası gerçekten dünyada eşi benzeri olmayan, sular altında kalmış masalsı bir şehir. Ancak şehir devasa bir labirent gibi; kanalların arasından, köprülerin üzerinden yürümekten ayaklarımıza kara sular indi diyebilirim. Ama o meşhur gondollara binmeden dönmek olmazdı. Euro malum, biraz pahalıydı ama değer mi derseniz? Sonuna kadar değer! Gondolcunun o mükemmel sesiyle şarkılar söyleyip bir yandan suların üzerinde süzülürken şehrin tarihini anlatması inanılmaz bir deneyimdi. Venedik’le ilgili unutamayacağım bir diğer şey ise o meşhur dondurmacıda yediğim gelato. İtalyan dondurması gerçekten başka bir şeymiş, tadı hâlâ damağımda!
İtalya macerasının ilk bölümünü burada bitiriyorum dostlar, yoksa okumaktan yorulacaksınız. Haftaya Roma ve Floransa ile İtalya’nın diğer harikalarını anlatmaya devam edeceğim. Şimdilik benden bu kadar, ciao!
