Sabah uyandığındaki miğde sıkışıklığı, öğleden sonraki baş ağrısı, akşam sırt ve omuz ağrısı bunlar tanıdık geldi mi? Farketsek bile ne yapıyoruz? Bedenimiz bizimle konuşuyor peki biz dinlemeye başladık mı? Gün içinde çoğu zaman bunun farkında bile olmayız: susuz kalırız çünkü susama hissini öteliyoruz, yorulduğumuzu anlamayız çünkü zihnimiz hâlâ koşmaya devam ediyor, stresi bastırırız çünkü bedenimizde değil zihnimizde yaşıyoruz. İşte tam bu noktada devreye giren kavram interoception yani vücudun iç sinyallerini algılama ve anlamlandırma becerisi. Açlık, yorgunluk, gerginlik bunların hepsi önce bedende başlıyor; ama biz genellikle ancak en son, en şiddetli aşamada fark ediyoruz. Çoğu zaman zihnimiz o kadar dolu ki bedenimizin verdiği sinyalleri tamamen kaçırıyoruz.
2015 yılında Sarah Garfinkel (University of Sussex) tarafından yapılan araştırma, kalp atışlarını daha doğru biçimde hissedebilen bireylerin duygularını da daha etkin biçimde düzenleyebildiğini ortaya koyuyor. Antonio Damasio (University of Southern California) ise çalışmalarında duyguların yalnızca zihinsel değil, aynı zamanda bedensel süreçler olduğunu ve bu bedensel süreçlerin karar verme mekanizmamızda kritik bir rol üstlendiğini gösteriyor. Yani mesele sadece hissetmek değil; doğru anda, doğru sinyali fark edebilmek.
Kronik stres yaşayan ya da duygularını içine atan bireylerde sindirim sorunlarının sık görülmesi tesadüf değil. Beyin ile bağırsak, vagus siniri üzerinden sürekli iletişim halinde bu bağlantıya beyin bağırsak ekseni deniyor. Duygusal baskı bu ekseni doğrudan etkiliyor: mide ağrısı, şişkinlik, IBS gibi durumlar çoğu zaman bir sindirim sorunu değil, bastırılmış bir duygusal yükün bedendeki yansıması.
Interoception ı bir erken uyarı sistemimizi düşünebiliriz. Kaygı, stres önce bedende kendini gösterir: kalp atışımız hızlanır, kaslar gerilir. Bu sinyalleri kaçırdığımızda ise duygular bir anda yoğun hale gelir ve yönetmek zorlaşır. Modern hayat bizi dış dünyaya odaklamak üzere tasarlanmış: ekranlar, bildirimler ama bu yoğunluğun içinde iç dünyamız giderek sessizleşiyor. Belki de asıl sorun daha fazla şey yapmak değil, zaten olanı fark edememek.
